Aynı sıcak, farklı hayatlar: Kim serinliyor, kim yanıyor?

Avrupa - 01-07-2026 11:57 220 kez okundu.

Aynı sıcak, farklı hayatlar: Kim serinliyor, kim yanıyor?

Aşırı sıcaklar sadece iklim değil, aynı zamanda eşitsizlik ve halk sağlığı meselesi. Gelir, konut ve yaşanılan mahalle, serinleyebilme şansını belirliyor.

Enerji yoksulluğu uzun yıllar daha çok kış aylarında evini yeterince ısıtamayan haneler üzerinden tartışıldı. Ancak iklim krizinin etkileri bu tartışmaya yeni bir boyut ekliyor. Avrupa'da giderek daha fazla kullanılan "serinleyememe yoksulluğu" (cooling poverty) kavramı, yaz aylarında evini güvenli bir sıcaklıkta tutamayan haneleri tanımlıyor.

Avrupa Komisyonu Ortak Araştırma Merkezi'nin (JRC) son raporuna göre Avrupa Birliği'nde her dört haneden biri yaz aylarında evini yeterince serin tutamıyor. En düşük gelir grubunda bu oran yüzde 34,8'e, enerji faturalarını ödemekte zorlanan hanelerde ise yüzde 47,8'e yükseliyor. Rapora göre kışın evini yeterince ısıtamayanların yüzde 57,5'i yaz aylarında da serinleyemiyor. Bu bulgular, enerji yoksulluğunun artık sadece kış aylarına özgü bir sorun olmadığını ortaya koyuyor.

Türkiye'de ise "serinleyememe yoksulluğu" doğrudan ölçülmüyor. Ancak Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) yaşam koşulları, konut ve enerji tüketimine ilişkin verileri, yaz aylarında serinleyebilmenin de giderek gelir düzeyi ve konut koşullarıyla bağlantılı hale geldiğine işaret ediyor.

2025 Yaşam Koşulları Araştırması'na göre Türkiye'de nüfusun yüzde 19,6'sı evini yeterince ısıtamıyor. Medyan gelirin yüzde 60'ının altında kalan en düşük gelir grubunda ise bu oran yüzde 50,5'e yükseliyor.

Konutların fiziksel durumu da bu tabloyu destekliyor. Düşük gelirli hanelerin yüzde 45,9'u çatısı akan, nemli ya da pencere ve doğramaları yıpranmış evlerde yaşıyor. Yüzde 44,9'u ise yalıtım sorunuyla karşı karşıya. Yalıtımı yetersiz binalar yalnızca kışın ısı kaybına neden olmuyor, yaz aylarında da içeride biriken sıcaklığın dışarı atılmasını zorlaştırarak evlerin daha fazla ısınmasına yol açıyor. Veriler, sıcak hava dalgalarının etkisinin yalnızca sıcaklığa değil, gelir düzeyi ve barınma koşullarına da bağlı olduğunu gösteriyor.

Yazın da enerji yoksulluğu

DW Türkçe'ye konuşan Mekanda Adalet Derneği İklim Adaleti Programı Koordinatörü Yağız Eren Abanus, Türkiye'de serinleyememe yoksulluğunun sanılandan daha yaygın olduğunu, ancak sorunun yeterince tartışılmadığını belirtiyor. Abanus'a göre bunun en önemli nedenlerinden biri, aşırı sıcakların sağlık üzerindeki etkilerini düzenli olarak izleyen veri sistemlerinin ve risk altındaki gruplara ulaşacak erken uyarı mekanizmalarının bulunmaması. Abanus, bu eksikliklerin serinleyememe yoksulluğunun gerçek boyutunun görünür hale gelmesini de zorlaştırdığını söylüyor:

"Hayatı felç edecek düzeyde yaşanan aşırı sıcak dönemlerin dışında bu konuyu konuşamıyoruz."

Abanus, serinleyememenin konutların yalıtımı, enerji verimliliği ve kentlerin iklim krizine hazırlığıyla da doğrudan ilişkili olduğunu ifade ediyor. Mekanda Adalet Derneği'nin İstanbul Maltepe'de yürüttüğü çalışmada, görece daha iyi koşullara sahip bir ilçede bile hanelerin yaklaşık dörtte birinde yalıtım ihtiyacı tespit edildiğini belirtiyor. Bunun, kışın olduğu gibi yaz aylarında da konutların sağlıklı iç ortam sıcaklığını korumasını zorlaştırdığını dile getiriyor.

Abanus, sıcak hava dalgalarının artık istisnai olaylar olmaktan çıktığını, buna karşın enerji politikaları ve sosyal destek mekanizmalarının bu yeni tabloya uyum sağlayamadığını vurguluyor.

Serinlemek için harcanan enerji neden bu kadar düşük?

TÜİK'in Hanehalkı Nihai Enerji Tüketimi İstatistikleri de dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Türkiye'de hanelerde tüketilen nihai enerjinin büyük bölümü alan ısıtmasına ayrılırken alan soğutmasının toplam tüketimdeki payı yalnızca yüzde 0,9 düzeyinde kalıyor.

İlk bakışta bu tablo Türkiye'de soğutma ihtiyacının sınırlı olduğu izlenimi yaratabilir. Ancak Abanus'a göre bunu yalnızca enerji tüketimi üzerinden okumak mümkün değil. Derneğin İstanbul Şişli'de yürüttüğü yurttaş bilimi araştırması, kliması olan birçok hanenin yüksek elektrik faturaları, sağlık kaygıları ya da klimayı lüks görmesi nedeniyle cihazını düzenli kullanmadığını gösteriyor. Birçok hane ise serinlemek için klima yerine daha düşük maliyetli olan vantilatöre yöneliyor.

Bu tablo hane bütçelerine de yansıyor. TÜİK verilerine göre en düşük gelir grubunda toplam tüketim harcamalarının yüzde 45,4'ü konut ve kiraya, yüzde 30'u ise gıdaya gidiyor. Başka bir ifadeyle bütçenin yaklaşık dörtte üçü iki temel ihtiyaca ayrılıyor. Mobilya, ev aletleri ve ev bakım hizmetlerine ayrılan pay ise yalnızca yüzde 3,3'te kalıyor. Böyle bir harcama yapısında klima satın almak ya da yaz boyunca düzenli çalıştırabilmek birçok hane için erişilebilir olmaktan çıkıyor.

Ev içi sıcaklık ölçümlerinde klimalı ve klimasız konutlar arasında beklenenden daha düşük sıcaklık farkı tespit ettiklerini aktaran Abanus, bunun birçok hanenin ekonomik nedenlerle klimasını düzenli kullanamadığını gösterdiğini belirtiyor. Derneğin araştırmalarında aşırı sıcak günlerde kütüphane, işyeri ve diğer klimalı ortak alanlarda serinlemeye çalıştığını da aktarıyor.

"Türkiye'de toplum bu sorundan gündelik hayatında söz etse de bunu enerji yoksulluğu ya da iklim politikalarıyla ilişkilendirmiyor" diyen Abanus, aşırı sıcaklarla baş etmek için farklı yöntemler geliştirildiğini de belirtiyor. Kıyafetleri kısa süre buzdolabında bekletmek, uyumadan önce çarşafları hafifçe nemlendirmek ya da vantilatör ve buz kullanarak serinlik sağlamaya çalışmak bunlardan bazıları. Ancak Abanus'a göre aşırı sıcak dönemlerinde yalnız yaşayan yaşlılar ve diğer kırılgan gruplarla dayanışmayı güçlendirmek de en az bireysel önlemler kadar önemli.

 

Serinleyememek neden bir halk sağlığı sorunu?

Aşırı sıcakların etkisi yaşam konforuyla sınırlı değil. Uzmanlara göre gece saatlerinde evlerin yeterince serinleyememesi, vücudun gün boyunca maruz kaldığı ısı yükünü atmasını zorlaştırıyor. Bu durum yalnızca sıcak çarpması riskini artırmıyor; kalp-damar, solunum ve böbrek hastalıkları gibi kronik rahatsızlıkları da ağırlaştırabiliyor.

DW Türkçe'ye konuşan Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Gamze Varol'a göre özellikle gece sıcaklıklarının yüksek seyretmesi, uyku kalitesini bozuyor, fizyolojik iyileşme süreçlerini aksatıyor ve birkaç gün süren sıcak hava dalgalarında sağlık riskini artırıyor. Bu nedenle gündüz maruz kalınan sıcaklık kadar, gece evlerin ne kadar serinleyebildiği de önem taşıyor.

Varol, aşırı sıcakların sağlık üzerindeki etkisinin mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştirdiğini vurguluyor. Yaşlılar, bebekler ve küçük çocuklar, gebeler, kalp, akciğer, böbrek hastalıkları ya da diyabeti bulunan kişiler ile engellilerin daha kırılgan gruplar arasında yer aldığını belirtiyor. Bunun yanı sıra yalnız yaşayan yaşlılar, çatı katlarında veya yalıtımı yetersiz konutlarda yaşayanlar ile ekonomik nedenlerle yeterince serinleyemeyen kişilerin de daha yüksek sağlık riskiyle karşı karşıya olduğunu ifade ediyor:

"İklim değişikliği herkesi etkilese de herkes aynı ölçüde korunamamaktadır."

Sosyal destek mekanizmaları

Varol'a göre sıcaklığın sağlık üzerindeki etkisi yalnızca yaşanılan konutla sınırlı değil. Açık alanda çalışanlar ya da gün boyunca yeterli termal konfora sahip olmayan ortamlarda bulunan kişiler, gece saatlerinde de yeterince serinleyemediklerinde biriken ısı yükü nedeniyle daha yüksek risk altına giriyor. Bu nedenle aşırı sıcaklar sadece çevresel değil, aynı zamanda mevcut sağlık ve sosyal eşitsizlikleri görünür hale getiren önemli bir halk sağlığı sorunu niteliği taşıyor.

Kişisel önlemlerin de önemli olduğuna işaret eden Varol, günün en sıcak saatlerinde fiziksel aktivitenin sınırlandırılması, yeterli sıvı tüketilmesi, evlerde gündüz perde ve panjurların kapalı tutulması, sabah erken ve gece saatlerinde doğal havalandırma yapılması gibi önlemlerin sağlık riskini azaltabileceğini belirtiyor.

Öte yandan düşük gelirli hanelerin serinleme olanaklarına erişiminin sınırlı olduğuna dikkat çeken Varol, aşırı sıcaklara uyumun sadece bireylerin sorumluluğuna bırakılamayacağını ifade ediyor. Belediyelerin serinleme merkezleri oluşturması, gölgelendirilmiş kamusal alanları artırması, ücretsiz içme suyuna erişimi kolaylaştırması ve risk gruplarına yönelik sosyal destek mekanizmalarını güçlendirmesi gerektiğini vurguluyor.

Varol'a göre amaç yalnızca insanların serinleyebilmesini sağlamak değil, daha az sıcaklığa maruz kalacağı sağlıklı yaşam çevreleri oluşturmak:

"İnsanları serinletmek kadar kentleri serinletmek de bir halk sağlığı sorumluluğudur."

Aynı şehirde herkes aynı sıcağı yaşamıyor

DW Türkçe'ye konuşan şehir plancısı Ceyhan Çılğın'a göre ise serinleyememe sorunu, yaşanılan mahallenin özellikleriyle de yakından ilişkili. Son yıllarda yapılan araştırmaların kent içindeki sıcaklık farklarını açık biçimde ortaya koyduğunu belirten Çılğın, "Dolayısıyla kent tek bir sıcaklık değeriyle karşı karşıya değil" diyor.

Çılğın'a göre yoğun betonlaşma, geçirimsiz asfalt yüzeyler, yeşil alan kaybı ve plansız yapılaşma nedeniyle kentler gündüz daha fazla ısınıyor, gece ise yeterince serinleyemiyor. Ancak bu durum kentin her bölgesini aynı şekilde etkilemiyor. Planlı yapılaşmış, hava koridorları ve yeşil alanları bulunan mahallelerle, sıkışık yapılaşmanın hakim olduğu yoksul mahalleler arasında belirgin sıcaklık farkları oluşuyor.

İstanbul örneğini veren Çılğın, Gaziosmanpaşa, Bayrampaşa, Esenler, Güngören, Bağcılar ve Bahçelievler'in kentsel ısı adasının en yoğun hissedildiği ilçeler arasında yer aldığını belirtiyor. Bu ilçelerin aynı zamanda yeşil alanların sınırlı olduğu, plansız yapılaşmanın yaygınlaştığı ve düşük gelir gruplarının yoğun yaşadığı bölgeler olduğuna dikkat çekiyor. Çılğın'a göre planlı mahallelerde yüksek sıcaklık daha çok yaşam konforunu azaltırken, yoksul mahallelerde çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı bulunan kişiler için doğrudan yaşamı tehdit eden sonuçlar doğurabiliyor.

Kentsel ısı adaları

Çılğın, Türkiye'de yerel yönetimlerin son yıllarda kentsel ısı adasını daha fazla tartışmaya başladığını, ancak bunun henüz bütüncül bir kent politikasına dönüşmediğini ifade ediyor. Kuzey Ormanları, Sazlıdere Havzası başta olmak üzere su havzaları ve diğer doğal alanların yapılaşmaya açılması, parsel bazlı yoğunluk artışları ve mevcut kentsel dönüşüm uygulamalarının da ısı adası etkisini artırdığını söyleyen Çılğın, sorunun yalnızca iklim kriziyle değil, uzun yıllardır uygulanan rant odaklı kentleşme politikalarıyla da bağlantılı olduğunu vurguluyor:

"Kentlerin bütüncül olarak kentlilerin taleplerine göre planlandığı, kentsel adaleti esas alan, insan onuruna yaraşır ve doğal çevreyi gözetir bir şekilde kurgulandığı bir durumda 'serinleyebilme hakkı' diye bir haktan söz etmemize gerek kalmazdı."

Çılğın'a göre kentlerin iklim krizine uyum sağlayabilmesi için serinleme merkezlerinin yanı sıra açık ve yeşil alanların artırılması, geçirgen yüzeylerin korunması, hava koridorlarının gözetilmesi ve iklime duyarlı planlama anlayışının benimsenmesi gerekiyor.

Politika da değişmek zorunda

CHP Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Sağlık Politika Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kayıhan Pala da Türkiye'nin Akdeniz Havzası'nda yer alması nedeniyle sıcak hava dalgalarına karşı ulusal ve yerel düzeyde eylem planlarının hazırlanması, Meteoroloji ile entegre erken uyarı sistemlerinin kurulması, risk gruplarının izlenmesi gerektiğini ifade ederek yetkilileri göreve çağırdı.

"Risk, sadece termometrenin kaç dereceyi gösterdiğiyle değil; o sıcaklığın hangi sosyal sınıfa, hangi barınma kalitesine ve hangi yalnızlık düzeyine çarptığıyla doğrudan ilişkilidir."

DW

DİĞER HABERLER
AB'den Türkiye'ye kritik üçlü ziyarette hangi konular öne çıktı?

AB'den Türkiye'ye kritik üçlü ziyarette hangi konular öne çıktı?

01-07-2026 - Avrupa

İrlanda’nın AB dönem başkanlığı başladı

İrlanda’nın AB dönem başkanlığı başladı

01-07-2026 - Avrupa