İklim kriziyle birlikte artan sıcaklar, yangınlar ve kuraklık hem dünyada hem de Türkiye'de insan sağlığını tehdit ediyor. Peki, iklim neden bir sağlık sorununa dönüşüyor?
Kasım ayında Antalya'da düzenlenecek COP31 Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi öncesinde iklim krizinin sağlık üzerindeki etkileri giderek daha fazla tartışılıyor. Bu yıl özellikle aşırı hava olaylarına yol açacağı tahmin edilen "Süper El Nino" da aşırı sıcakların olası etkileri konusunda endişe yaratıyor.
Bonn'da devam eden ara iklim müzakereleri sırasında Temiz Hava Hakkı Platformu'nun (THHP) öncülüğünde 74 sağlık, çevre, iklim ve hak örgütü de geçen hafta sağlığın iklim politikalarının merkezine yerleştirilmesi çağrısında bulundu.
Bu çağrı yalnızca sağlık sistemlerinin iklim değişikliğine hazırlanmasına ilişkin değil. Uzmanlara göre mesele çok daha temel: İklim değişikliği insan vücudunu şimdiden etkiliyor.
İklim krizi sebebiyle dünyada artan ölümler
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), iklim değişikliğini 21'inci yüzyılın en büyük sağlık tehditlerinden biri olarak tanımlıyor. Örgüt, 2030 ile 2050 yılları arasında iklim değişikliğine bağlı olarak her yıl yaklaşık 250 bin ek ölümün meydana geleceğini öngörüyor. Bu ölümlerin önemli bölümünün sıcaklık maruziyeti, yetersiz beslenme, çocukluk çağı ishalleri ve sıtma gibi vektör kaynaklı hastalıklarla ilişkili olması bekleniyor.
Lancet Countdown'ın 2025 raporuna göre ise 2022 yılında fosil yakıt kullanımından kaynaklanan dış ortam hava kirliliğine atfedilen 2,52 milyon ölüm gerçekleşti. 2024 yılında yalnızca orman yangını dumanından kaynaklanan PM2,5 kirliliğiyle ilişkili tahmini ölüm sayısı ise 154 bine ulaştı. Aynı yıl yüksek sıcaklıklar nedeniyle dünya genelinde 639 milyar potansiyel çalışma saati kaybedildi.
DW Türkçe'ye konuşan THHP Koordinatörü Deniz Gümüşel, bu verilerin iklim krizinin artık geleceğe ilişkin bir tehdit olarak görülemeyeceğini belirtiyor:
"Bu veriler, iklim krizinin yalnızca gelecekteki bir risk değil, bugün can alan, geçim kaynaklarını etkileyen ve sağlık sistemleri üzerindeki yükü artıran bir halk sağlığı krizi olduğunu gösteriyor."
Gümüşel'e göre aşırı sıcaklar, hava kirliliği, yangın dumanı, su ve gıda güvencesizliği, bulaşıcı hastalık risklerindeki değişimler, afetler ve ruh sağlığı üzerindeki etkiler bugün öne çıkan başlıca sağlık tehditleri arasında yer alıyor.
Çocuklar, yaşlılar, kronik hastalığı olanlar, hamileler, açık havada çalışanlar ve yoksul topluluklar ise bu etkilerden daha ağır biçimde etkileniyor.
Avrupa genelinde yapılan çalışmalar da sıcaklığın doğrudan ölüm riski yarattığını gösteriyor. Nature Medicine'da yayımlanan araştırmaya göre 2022 yazında Avrupa'da sıcaklığa atfedilen yaklaşık 61 bin ölüm hesaplandı. Araştırmada Türkiye için hesaplanan sayı yaklaşık 4 bin 300 olarak tahmin edildi.
Bonn'da devam eden iklim müzakereleri ve COP31 hazırlıkları sürerken BMJ'de (British Medical Journal) yayımlanan güncel değerlendirmeler de iklim değişikliğinin aynı zamanda sağlık sistemlerini zorlayan bir halk sağlığı krizi haline geldiğine dikkat çekiyor.
İnsan vücudu iklim krizinden nasıl etkileniyor?
DW Türkçe'ye konuşan Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu Yürütme Kurulu Başkanı Dr. Nasır Nesanır da iklim krizinin artık yalnızca çevreyi değil, insan fizyolojisini de doğrudan etkileyen sistemik bir sağlık sorunu haline geldiğini söylüyor:
"İklim krizi bir çevre sorunu değil, akut bir sağlık acil durumudur."
Dr. Nesanır, aşırı sıcaklarla hava kirliliğinin aynı dönemde ortaya çıkmasının sağlık açısından ölümcül sonuçlar doğurabildiğini belirtiyor. Yüksek sıcaklıkların atmosferdeki kirleticilerin kimyasal dönüşümünü hızlandırarak yer seviyesindeki ozon ve ince partikül madde yoğunluğunu artırdığını, yangın dumanı ve kuraklığa bağlı toz taşınımının da bu yükü ağırlaştırdığını kaydediyor.
Nesanır'a göre sıcaklık nedeniyle zaten baskı altında olan solunum sistemi, yoğun kirletici maruziyetiyle karşılaştığında astım ve KOAH atakları, solunum yetmezlikleri ve akciğer enfeksiyonlarında ciddi artışlar görülebiliyor. Akciğerlerde başlayan yoğun enflamasyon yalnızca solunum sistemini değil kalp ve damar sistemini de etkiliyor.
Nesanır bu tabloyu "kusursuz fırtına" olarak tanımlıyor. Aşırı sıcakların ve hava kirliliğinin birleşmesiyle ortaya çıkan sağlık yükünün, her iki riskin tek başına yaratabileceği etkilerin ötesine geçtiğini vurguluyor. Nesanır'a göre bu birleşik etki, sıcaklığın tek başına yaratabileceğinden daha yüksek ölüm riskleri doğurabiliyor.
Aşırı sıcakların etkisi bununla da sınırlı değil. Nesanır'a göre vücut sıcaklığındaki her artış kalbin iş yükünü yükseltiyor. Vücudun ısıyı uzaklaştırabilmek için daha fazla kanı deri yüzeyine yönlendirmesi ve yoğun terlemeyle birlikte sıvı kaybının artması dolaşım sistemi üzerinde ciddi baskı yaratıyor. Bunun sonucunda kalp krizleri, ritim bozuklukları ve kalp yetmezliği ataklarında artış görülebiliyor. Yoğun sıvı kaybı ve damar içi hacimdeki azalma, özellikle kırılgan gruplarda dolaşım sistemi üzerinde daha ağır sonuçlara yol açabiliyor.
Böbreklerden beyne uzanan etkiler
Nesanır, sıcaklığa bağlı sıvı kayıplarının akut böbrek hasarı ve böbrek taşı oluşumunu artırdığını belirtiyor. Ancak dikkat çektiği asıl nokta, son yıllarda literatürde "geleneksel olmayan kronik böbrek hastalığı" olarak tanımlanan yeni vakalar.
Özellikle tarım ve inşaat işçileri gibi açık havada çalışan kişilerde, diyabet veya hipertansiyon gibi klasik risk faktörleri olmadan gelişen kronik böbrek hastalıklarının sıcaklık stresi ve tekrarlayan dehidrasyonla ilişkilendirildiğini söylüyor. Nesanır'a göre bu durum özellikle açık havada çalışan emekçiler açısından büyüyen bir halk sağlığı sorunu oluşturuyor.
İklim krizinin etkileri sinir sistemi üzerinde de hissediliyor. Nesanır, aşırı sıcakların bilişsel işlevlerde bozulma, dikkat dağınıklığı ve iş kazalarında artışa yol açabildiğini belirtiyor. Kanın pıhtılaşma eğilimindeki değişikliklerin ise hem iskemik hem de hemorajik inme riskini artırabildiğini ifade ediyor.
Ruh sağlığı da iklim krizinden etkilenen alanlardan biri. Nesanır'a göre yüksek gece sıcaklıkları uyku kalitesini bozuyor, bu durum psikolojik dayanıklılığı zayıflatıyor. Artan termal stresin anksiyete düzeylerini yükseltebildiğini, psikiyatrik acil başvurularında artışla ilişkilendirildiğini söylüyor. Şizofreni ve bipolar bozukluk ataklarının yanı sıra bazı çalışmalarda intihar oranlarıyla ilişki saptandığına dikkat çekiyor.
Sıcaklık ve sıvı kayıpları metabolik hastalıkları da etkiliyor. Nesanır, stres hormonlarının artmasının kan şekeri kontrolünü zorlaştırdığını, özellikle diyabet hastalarında ciddi metabolik sorunlara yol açabildiğini belirtiyor. Özellikle insülin gibi deri altı uygulanan ilaçların emilim hızının değişebildiğini ve bu durumun tedavi süreçlerini güçleştirebildiğini ifade ediyor.
Dr. Nesanır, iklim krizinin etkilerinin toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığını da vurguluyor. Bebekler, yaşlılar, gebeler, kronik hastalığı bulunanlar ve sosyoekonomik açıdan dezavantajlı grupların aşırı sıcaklıklar ve iklim kaynaklı sağlık risklerinden daha fazla etkilendiğini belirtiyor.
Türkiye neden daha kırılgan?
Bilim insanları Akdeniz Havzası'nı iklim değişikliğinin etkilerine karşı en kırılgan bölgelerden biri olarak değerlendiriyor. Türkiye de bu bölgenin içinde yer alıyor.
Lancet Countdown'ın Türkiye politika öncelikleri raporuna göre 2024 yılında sıcaklık nedeniyle yaklaşık 642,9 milyon iş gücü saati kaybedildi. Bu kayıpların yüzde 53'ü tarım sektöründe gerçekleşti. Türkiye aynı dönemde yılda ortalama 74 gün yüksek orman yangını riskiyle karşı karşıya kaldı. Ülke topraklarının yüzde 86'sı ise her yıl en az bir ay boyunca aşırı kuraklık yaşadı.
Gümüşel'e göre sıcak hava dalgaları, kuraklık, orman yangınları, hava kirliliği, su stresi, tarımsal üretim üzerindeki baskılar ve kentlerdeki ısı adası etkisi Türkiye açısından öne çıkan başlıca riskler arasında.
"Bir yandan sıcaklıklar artıyor, bir yandan hava kirliliği devam ediyor, bir yandan yangınlar ve kuraklıklar şiddetleniyor."
Gümüşel, sağlık sistemlerinin bu çoklu baskılara hazırlıklı olmak zorunda olduğunu ancak yalnızca sağlık hizmetlerini güçlendirmenin yeterli olmayacağını söylüyor. Gümüşel'e göre bu yükü ortaya çıkaran temel nedenlerin de değiştirilmesi gerekiyor.
Hava kirliliği ve fosil yakıtlar
Temiz Hava Hakkı Platformu'nun 2025 Kara Raporu'na göre Türkiye'de Dünya Sağlık Örgütü'nün hava kalitesi kılavuz değerlerini karşılayan il bulunmadığı gibi nüfusun tamamı kirli hava soluyor.
Gümüşel'e göre özellikle kömürlü termik santraller, yoğun trafik ve sanayi kaynaklı emisyonlar iklim kriziyle birleşerek halk sağlığı üzerindeki yükü ağırlaştırıyor.
"Fosil yakıtlar yalnızca iklim krizinin ana nedeni değildir. Aynı zamanda yarattıkları hava, su ve toprak kirliliği yoluyla çok büyük bir halk sağlığı yüküne de neden oluyorlar."
Bu nedenle THHP ve çağrıya destek veren kuruluşlar fosil yakıtların "sağlığa zararlı ürünler" olarak tanınmasını istiyor. Gümüşel, sağlığı merkeze alan bir COP31 gündeminin fosil yakıtlardan adil ve planlı çıkışı da içermesi gerektiğini savunuyor.
Sağlık etkileri yalnızca enerji politikalarıyla sınırlı değil. Gümüşel, atık yönetimindeki yanlış uygulamaların da metan emisyonları, hava kirliliği, su ve toprak kirliliği ile enfeksiyon risklerini artırabildiğine dikkat çekiyor. Atık azaltımı, geri dönüşüm, kompostlama ve güvenli atık yönetimi uygulamalarının ise hem iklim hem de sağlık açısından önemli kazanımlar sağlayabileceğini belirtiyor.
Yeni salgın riskleri ortaya çıkıyor
İklim değişikliği enfeksiyon hastalıklarının yayılımını da değiştiriyor.
Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Nasır Nesanır'a göre daha sıcak geçen kışlar ve değişen iklim koşulları sivrisinek, kene ve tatarcık gibi hastalık taşıyıcılarının yaşam alanlarını genişletiyor.
Bu durum yalnızca mevcut riskleri artırmakla kalmıyor, daha önce belirli bölgelerle sınırlı görülen bazı enfeksiyonların yeni coğrafyalara yayılmasına da zemin hazırlıyor.
Nesanır; Batı Nil virüsü, dang humması, Zika, Chikungunya ve leishmaniasis (Şark Çıbanı) gibi hastalıkların iklim değişikliğine bağlı olarak daha geniş alanlarda görülme riski taşıdığına dikkat çekiyor.
COP31 neyi değiştirebilir?
Gümüşel, COP31 Başkanlığı'nın sağlığı Eylem Gündemi'ne bağımsız bir başlık olarak dahil etmesini önemli bir gelişme olarak değerlendiriyor. Çünkü ilk taslakta sağlık başlığı yer almıyordu, sonradan eklendi ve bunda uluslararası sağlık örgütlerinin çağrıları etkili oldu.
Ancak Gümüşel, Bonn'da konuşan COP31 Aday Başkanı Murat Kurum'un konuşmasında sağlığa değinmediğine dikkat çekiyor. Kurum'un elektrifikasyon ve yenilenebilir enerjinin düşen maliyetlerinden söz ettiğini ancak sağlık etkilerinin yeterince görünür olmadığını belirtiyor.
"Sağlık yalnızca 'sağlık sistemlerinin iklim değişikliğine uyumu' başlığına sıkıştırılmamalı; tüm iklim kararlarının ana belirleyicisi haline gelmeli."
THHP'nin talepleri arasında ülkelerin Ulusal Katkı Beyanları'na sağlık göstergelerinin eklenmesi de bulunuyor. Hava kalitesi, erken ölümler, hastalık yükü, sıcaklığa bağlı sağlık riskleri ve kırılgan grupların korunmasına ilişkin göstergelerin iklim politikalarının ayrılmaz parçası haline gelmesi gerektiği savunuluyor.
Gümüşel ayrıca fosil yakıtların yakılmasıyla ortaya çıkan PM2,5 kirleticisi için Türkiye'de hâlâ ulusal sınır değer bulunmadığını hatırlatıyor. Bu kirleticinin düzenli ve şeffaf biçimde izlenmesi ile çevre mevzuatında bağlayıcı sınırların oluşturulmasının acil ihtiyaçlar arasında yer aldığını belirtiyor.
İklim politikalarında sağlık etki değerlendirmesinin standart uygulama haline getirilmesini isteyen Gümüşel, enerji, ulaşım, sanayi, tarım, atık ve kentleşme politikalarının halk sağlığı üzerindeki etkilerinin önceden değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor.
Dr. Nesanır da iklim krizinin etkilerinin toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığını, özellikle bebekler, yaşlılar, gebeler ve sosyoekonomik açıdan dezavantajlı grupların daha yüksek risk altında olduğunu vurguluyor.
Meteorolojik verilerle entegre çalışan sağlık erken uyarı sistemlerinin kurulmasını öneren Nesanır, özellikle sıcak hava dalgaları sırasında kronik hastalar ve risk gruplarının proaktif biçimde takip edilmesi gerektiğini belirtiyor. Sağlık hizmetlerinin iklim duyarlı hale getirilmesi, hekimlerin sıcak hava dalgalarını dikkate alan klinik yaklaşımlar geliştirmesi, kentlerdeki ısı adası etkisini azaltacak yeşil koridorların yaygınlaştırılması ve fosil yakıtlardan çıkış için net bir takvim oluşturulması gerektiğini savunuyor:
"Türkiye, COP31'e ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, masada sadece emisyon sayıları değil, insan hayatı konuşulmalıdır."
Kasım ayında Antalya'da düzenlenecek COP31'in bu taleplere ne ölçüde yanıt vereceği henüz bilinmiyor. Ancak uzmanlar açısından tartışmanın yönü net: İklim krizinin sonuçları artık yalnızca sıcaklık rekorları ya da emisyon hedefleriyle değil, insan sağlığı üzerindeki etkileriyle de değerlendiriliyor:
"Sağlık hakkı ve temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkı iklim eyleminin rehber ilkeleri olarak tanınmalı."
DW














